Lorem ipsum

Tasarım Hikayeleri

AMBALAJ TASARIMININ TARİHÇESİ

Bilimsel anlamda ambalajlama yeni bir kavram olmasına karşın, kökeni insanlığın tarihi kadar eskidir. İlkel insanın yemediği etleri ağaç yapraklarına sararak sakladığım, içmediği suyu hayvan derilerine doldurduğu tahmin ediliyor.

İnsan oğlunun ilk kullandığı ambalajlarda biri vazo olmuştur. Tekniğin ilerlemesine rağmen vazonun mağara devrindeki karakterini muhafaza ettiğini görüyoruz. Diğer yandan tabiatın bizzat kendisinde de ambalajı görmek mümkündür. Meyveler ve zahirelerin kabukları bu konuda güzel birer örnektir.

Bir zamanlar mallar dökme olarak piyasaya sunuluyordu. Sonraları satış usulleri derin şekil değişmelerine uğradı. Un, şeker, tuz, yağ vs...gibi önemli yiyecek maddeleri, çuval veya varillerle perakendecilere teslim ediliyordu. Bu maddeler daha sonra basit külah, şişe İle civardaki müşterilere sunulmaktaydılar. 

Yukarıda da bahsedildiği üzere uygarlaşma sürecinde, yapraklar ve hayvan derileri yerlerini giderek sepetlere, tahta fıçılara, şişelere en sonucunda metal ve plastik modern koruyucu ambalajlara bırakmıştır.

Ambalajın tarihçesine geri dönüldüğünde ilginç bir örneği de Mısır'da görüyoruz. Lord Cornovan ve Howard Carter isimli iki İngiliz arkeolog piramitler ve krallar vadisindeki araştırmalarındaki buldukları lahitler, mumyalar ve çeşitli eşyalarla hiyeroglifleri alfabe rahatlığı ile okumalarından sonra hem insanoğlunun 3-4000 yıllık geçmişi, hem de akıl almaz bir ambalaj olayını gün ışığına çıkarmışlardır.

İki arkeolog gizli dehlizi bulup, Tutank-Amon'un sandukası île karşılaştıkları zaman ( 22 Kasım 1922) belgeleri okuyup değerlendirdiklerinde Firavunun miladdan 1340 yıl önce yaşadığım tespit ettiler. Yani firavun 3262 yıl ambalajı içinde muhafaza edilmiş ne kendisi zarar görmüş nede çevresine zarar vermiştir.  Yukarıdaki örnekte ambalajın kapsamının ne denli geniş olduğunu görmekteyiz. Mumyalama işlemi fonksiyonları açısından da farklı bir ambalaj özelliği taşımaktadır. Ambalaj geçmişten günümüze bir çok alanda kullanılmış bir araç olma durumundadır. Ve insanlığın tarihinden günümüze gelişerek gelmiş ve çağımızda çok önemli bir konumdadır.

ÇANTANIN TASARIM HİKAYESİ

Çanta, her türlü kadın tipinin vazgeçemediği bir aksesuvar... Moda tarihçisi Farid Chenoune'a göre çanta; moda kavramının içindeki en eski ve en evrensel obje. Arkeologların tarih öncesi dönemde bile avcılar tarafından kullanıldığından emin olduğu çanta, Antik Çağ'da şıklaşmaya başlamış. Çantanın Amazonlar'ın hastalık keseleri, Şamanlar'ın da balık derisinden sepetleri olduğu biliniyor. XVI. ve XVII. yüzyıllarda ise, elbiselerin genişlemesiyle birlikte kadınlar, eşyalarını eteklerinin içine saklamaya başlıyor ve çanta önemini kaybediyor. Birinci Dünya Savaşı'yla kullanımı yepyeni bir fonksiyon kazanıyor. Kadınlar, içinde bir mendil ya da bir esans şişesi olan zarif keselerin yerine, muslukçuların ya da askerlerin çantaları gibi sert malzemelerle yapılmış, işe yarayan ve sağlam mallar kullanmaya başlıyor.

Savaş sonrasının ferahlığıyla başlayan turizm, Orient Express'le ya da transatlantik gemilerle seyahate çıkmak da çanta kültürünü değiştiriyor. Artık kadınlar da erkekler de konfor arıyor, iyi deriden yapılmış iyi kesimli valizler, kutular ve el çantaları seyyahların en önemli aksesuvarları oluyor. Le Corbusier gibi mimaride devrim yapmış bir dahi bile, 20'li yıllarda başarılı bir obje tasarımını tarif ederken çanta figüründen esinleniyor. Yine, 1920 yılında, Kanadalı askerlerin çadırlarını ilham alan Hermes'in fermuar kullanmaya başlaması gerçek bir çığır açıyor.

Çantada bir başka dönüm noktası da İkinci Dünya Savaşı sonrasında, modadaki değişimle birlikte yaşanıyor. Artık çanta, sadece bir şeyler taşımaya yarayan bir mal değil, kadının siluetini tamamlayan bir moda objesi oluyor. Çanta, bugün belki de lüks kavramının rafineliğin en uç noktası. En iyi deriler kullanılarak yapılan altın tokalarla ve pırlantalarla süslü binlerce dolarlık çanta modelleri bile var.

FERMUARIN TASARIM HİKAYESİ

Fermuar'ın bulunuşu aslında bir zaruriyetten kaynaklandı. 1. Dünya Savaşından önce insanlar giysilerini iri ve kapanması zor olan düğme ile kapatmaya çalışırlardı.Bu sırada ortaya çıkan Whitcomb L.Judson , Chicago'lu bir makine mühendisiydi. Judson o yıllarda Tramvay ve otomobil gelişmelerini incelemekte ve başarılı buluşlara imza atmaktaydı. 1891 yılında Judson, "ayakkabılar için kilit açıcı " buluşuyla ortaya çıktı.

Ancak Judson'un buluşunda birçok tasarım hatası vardı. Yaratıcı zeka'nın bir ürünü olan buluş kaba ve kullanışsız olduğu için tutulmadı. Judson'un şirketinde çalışan Gideon Soundback isimli İsveçli bir genç mühendis "Kancasız20" isimli buluşuyla büyük ilerleme yaptı. Esnek ve güvenilir olması için bağlayıcıların küçük olması gerektiğini farketti. 1913'e kadar bu doğrultuda hareket ederek buluşunu geliştirdi.

1917 'de ABD'nin savaşa girmesiyle birlikte, donanma komutanı binlerce fermuar ısmarlayarak bir gecede Soundback'i zengin etmekle kalmayıp, hepimizin vazgeçemediği ve açık kaldığında rezil olabileceğimiz çok önemli bir buluşun bu günlere kadar taşınmasına yardımcı oldu.

Sonuç olarak, birçok tesadüfi icat gibi, fermuar da bir dizi maceradan sonra bugünkü halini aldı.

SİYAH ŞEMSİYELERİN SIRRI


Şemsiyeler ilk olarak 3400 yıl önce Mezopotamya'da, bir rütbenin, bir ayrıcalığın sembolü olarak kullanılmaya başlandı. Bu ilk şemsiyeler Mezopotamyalıları yağmurdan değil, yakıcı güneşten korumak için kullanılıyordu.

Şemsiyeler yüzyıllar boyu hep güneşten korunmak için kullanıldı. Bugün bile bazı Afrika kabilelerinde şefin arkasında yürüyen bir şemsiye taşıyıcısı görülmektedir. Hatta İngilizce'de şemsiye anlamındaki 'umbrella' kelimesi, Latince gölge anlamına gelen 'umbra' kelimesinden türemiştir.

Milattan önce 1200 yıllarına gelindiğinde şemsiye Mısırlılarda biraz dini bir anlam kazandı. Gökyüzünün Tanrının vücudundan yapılmış, dünyayı koruyan bir şemsiye olduğuna inanıyorlardı ve başlarının üzerinde taşıdıkları şemsiye yüksek ahlak sembolü idi.

Romalılar şemsiye kültürünü Mısırlılardan aldılar ama onu hep kadınsı bir sembol olarak gördüler ve erkekler tarafından hiç kullanılmadı. Yağlı kağıttan yapılan şemsiyelerin yağmuru da geçirmediği görülünce, kadınlar tarafından yağmurda da kullanılmaya başlandı. Artık antik tiyatrolarda, yağmurda kadınlar şemsiyeler altında rahat rahat otururlarken, erkekler sırıl sıklam ıslanıyorlardı.

Avrupa'da şemsiyelerin yaygın olarak kullanılmasına 1700'lü yıllarda başlanmıştır. Bu yıllarda şemsiyelerin yünlü kumaşlarının üstü bir çeşit yağ ile sıvanıyordu. Bu yağ kumaşa su geçirmez bir özellik kazandırıyor ve siyah bir renk veriyordu. Siyah renkli bu şemsiyeler erkekler tarafından da benimsendi ve güneş için olan beyaz şemsiyeler kadınların, yağmur için olan siyahlar ise erkeklerin vazgeçilmez aksesuarları oldu.

Bir çeşit yağ ile sıvanan siyah şemsiyeler gerçekten yağmuru hiç geçirmiyorlardı ama ömürleri de pek uzun sürmüyordu. Zamanla daha kaliteli şemsiyeler üretildi, ancak siyah renk su geçirmezliğin bir garantisiymiş gibi algılanmaya devam edildi. Günümüzde yazın şemsiye kullanma adeti pek kalmadı ama yağmurda erkekler siyah şemsiye taşımada hala ısrarlı. Kadınlar ise cıvıl cıvıl renklerdeki şemsiyelerle dolaşıyorlar.

Geri Dön